Batının Çöküşü-SPENGLER [İnceleme]

06.12.2020
536

Spengler, yaşadığı dönem itibari ile (1880-1936); siyasal ve sosyal bunalımlara şahitlik etmiş, dünya çapında etkili fikir akımlarının ortaya çıkışına şahit olmuş -milliyetçilik, faşizm, liberalizm, sosyalizm- ve Avrupa merkezli dünyanın, ABD’nin ortaya çıkması ile beraber, etkisini yitirdiğini kavramıştır (Aksakal, 2010, s. 38). Dönemin siyasal ve ekonomik gelişmelerini derinden kavramış olan Spengler, döngüsel tarih anlayışını temel alarak Avrupa’nın durumu hakkında eser yazmıştır. Batının Çöküşü adlı eserinde dönemle bağlantılı olarak siyasal gelişmelere makro bakış açısı uygulamıştır.

Spengler

Bu inceleme yazısında kitabın on dört alt başlığı incelenecektir, bu alt başlıklar sırasıyla şunlardır: Yücelik bakımından klasik sayılar; Aristarkus, Diofantus ve “Magian” matematiğine göre dünya; Fonksiyon olarak batı matematiği; Dehşet ve özlem; Geometri ve aritmetik; Klasik sınır meselesi ve görünürden kurtuluş; Dünya tarih meselesi; Fizyonomik ve sistemli; Organizma olarak kültürler; Üslup, tempo, müddet, senkronizm (eşzamanlılık); Kader fikri ve sebeplilik prensibi; Zaman meselesi; Kader ve olay; Bir tarih ilmi var mıdır (Spengler, 1997, s. 7-8) şeklindedir.

Spengler, sayılarla ilgili olarak Pythagoras üzerinde durur. Ona göre sayıların her şeyin özü olması durumu yeni bir matematiktir, matematiğin gelişmesi değil. Dış dünyayı sayılarda bulmak düşüncesi Spengler için önemlidir çünkü bu düşünceyi temele alarak Anaksimandros’un “apeiron” kavramını yani sonsuz ve sınırsız olanı kavrayabiliriz. Aperion, Phitogoras’ın mantığıyla, “sayısı” olmayandır. Öklid için ise üçgen, vücudun sınırlandırıcı düzeyi olarak algılanır; üç boyutlu alanda üç noktanın kesişmesi olarak değil (Spengler, 1997, s. 74-75). Burada Spengler’in yöntemi, klasik olarak belirlenen tarih anlatısını takip etmemesi ve her tarihi kavrayışı kendi ortamında incelemesidir. Bir tarih felsefesi kurarken matematikten hareket etmek çoğu tarihçi için benimsenmeyen bir yöntem olmasına karşın Spengler bunu ustalıkla dönemin filozoflarına uygular. Tarih anlayışı geliştirirken aynı zamanda felsefi temel de oturtmak istemiştir; kendisinin ayırt edici yanı ise kuruculuğunu üstlendiği bu anlatının geçmişteki anlatılardan farklı materyaller içermesidir.

Spengler bu tarihsel bakışına ve özgünlüğüne vakıftır ve “Kopernikuscu görüş” olarak kendi tutumunu niteler. Bu görüşe göre Batı tarihi merkeze alınarak incelenmez. Kopernikuscu tarih sistemini de temelde ikiye ayırır: Doğa olarak dünya ve tarih olarak dünya. Tarih olarak dünya, geçmişten geleceğe doğru giden canlı bir bakış açısının temsili iken; doğa olarak dünya ise gerçekleşen durumlardaki değişmezlik ve statikliktir (Sorokin, 1997, s. 98-100). Spengler bu ayrımı ile dünyanın yalnız dinamik olan geçmişten gelen yönünün değil, aynı zamanda statik bir doğa yönünün de olduğunu belirtmiştir.

Oswald Arnold Gottfried Spengler

Kültürleri anlamak için verdiği uğraşta kendisi gösterge olarak sayıları temel almıştır: “… bir kültürün sayı kavramı ile dünya fikri birbiriyle ilgilidir…” (Spengler, 1997, s. 81). Sayıların kendisinde ifadesini bulan dünya görüşü incelenen kültür hakkında ipuçları barındırır ve sayılar geçmişten bugüne tekdüze bir algılayışla gelmemiştir. Spengler’in temelde göstermek istediği budur; sayılar kültürlere göre değişik anlamlar taşır. Geçmişte sayılar dış dünyanın özleri olarak görüldüğü gibi günümüzde aynen karşılık bulmaz, şimdilerde matematiğin alanı dış dünyayı anlamak ve ona öz nitelik bahşetmek değildir.

Sayıların algılanışında bu farklılığı kavrayan Spengler, Batı’nın sayılar konusundaki özgün düşüncesi üzerinde durur: Fonksiyonlar. Ona göre Batı timsali hiçbir uygarlığın aklından geçmeyen düşüncedir bu. Batı, fonksiyon fikri ile beraber geçmişteki matematik algısından tamamen sıyrılmıştır. Bundan sonra ilgi çekici bir farklılığa işaret eder: “… klasik matematik 1 ile 3 arasında sadece bir sayı olduğunu bilirken, Batı için böyle sayıların tamamı sonsuz bir toplamdır” (Spengler, 1997, s. 86). Tıpkı bir doğrunun sonsuz noktaların birleşmesi olarak kabul edilmesi gibi sayılar da sonsuz sayıların toplamı olarak kabul edilir hale gelmiştir artık.

Sayılar hakkındaki analizinden sonra sıra geometri ve aritmetiğe gelir ve tekrar klasik dönem ve mevcut Batı karşılaştırması yapılır. Sayıların temsil ettikleri uzamlardan evrene dair varsayımlar hakkında tespitler yer alır. Evren hakkında klasik dönemdeki fikirlerle günümüzün uzay hakkındaki varsayımları örtüşmez (Spengler, 1997, s. 91). Matematiğin ardından geometri ve aritmetiğin düşünce sistemindeki etkisi hakkında karşılaştırmalı değerlendirme yapan Spengler, kitabının bu bölümünde tarihle beraber yoğun olarak felsefi çıkarımlarda bulunur. Matematiğin sayılar aracılığıyla dizayn ettiği dünya görüşünden geometrinin evren ve uzay hakkındaki tasavvurlarımıza etkisinden bahseder. Asıl olarak varmak istediği noktayı güçlendirmek için Antik Yunan’dan itibaren örnekleri sıralar ve dünyaya bakışın sembollere verilen anlamlardan ibaret olduğu fikrini vermeye çalışır.

Spengler matematik ve geometriye dair incelemesinin ardından dünya tarihi hakkındaki incelemesine geçer. Burada insanın bütün gerçekliğini gözden geçirmenin adı olarak Kopernik’i taklit etmeyi ön plana çıkartır. Yukarıda değindiğimiz üzere, insanın dünyayı temsili noktasında tabiat ve tarihi iki ayrı uca yerleştirir. Buna göre tabiat yasaları içerir ve değişmeyendir, kendi deyimiyle “Her bilinen şey zamansızdır, geçmiş değil, gelecek değil sadece ‘orada’dır ve bunun için devamlı olarak geçerlidir” (Spengler, 1997, s. 103). Dolayısıyla bilginin yani bilinenin zamanı yoktur, zamana dahil olan ise bilgi ya da bilinen değildir.  Bu nokta Spengler’in bilgi felsefesi açısından önemli bir noktadır, tarih anlayışını şekillendiren önemli yapı taşlarından birisi onun bilginin neliği ile ilgili düşünceleridir.

Bilgi ile ilgili bu tutumunun özellikleri olan zamansızlık ve nesnellik özelliklerinin tarih alanına uygulanıp uygulanmayacağına ilişkin: “Gerçek tarihi görüş için kesin kelimeler ‘doğru’ ve ’yanlış’ değil ‘derin’ ve ’yüzeyde’dir” (Spengler, 1997, s. 103) der. Dolayısıyla tarih incelenirken parçalara ayrılmaz, tarihteki olaylar anlaşılmak isteniyorsa duygudaşlık kurmak gerekir. Fakat buna karşın -yukarıda değinmiş olduğumuz- bilginin konusu; donuk, zamansız ve doğru ve yanlışlar üzerine bir değerlendirmedir (Rızvanoğlu , 2013, s. 242). Tabiat ve tarih ayrımına uygun olarak iki farklı bilgi prensibi geliştiren Spengler, Batı’nın analizini bu kuramsal temelden değerlendirmeye alır.

Temelde iki tür bakış ve bu bakışların bilgi felsefesindeki ayrımın ardından Spengler kültür olgusunu incelemeye girişir. Ona göre “Kültür bütün geçmiş ve gelecek dünya tarihinin temel olayıdır” (Spengler, 1997, s. 105). Demek ki kültür hakkında konuşmak demek aynı zamanda tarihin özü hakkında konuşmak demektir. Kültürü yalnız bugünü değil geçmişi ve geleceği incelemenin aracı olarak sunarak aynı zamanda bir tarih araştırmacısının tarihi anlamak için bakacağı yeri tayin etmiş olmaktadır.

Her kültürün benzersiz olduğunu, hiçbirinin üstünlük yarışına sokulmadığı bir tarih anlayışıyla birlikte Spengler, aynı zamanda Avrupa-merkezci tarih anlayışını da eleştirir (Aksakal, 2010, s. 39). Geliştirilmiş olan bu “Kopernikçi görüş”e göre hiçbir kültüre ayrıcalık tanınmaması gerekir (Rızvanoğlu , 2013, s. 243). Yukarıda görmüş olduğumuz üzere Spengler’e göre Batı, “fonksiyon” fikri ile birlikte klasik düşünceden kesin bir ayrılık göstermekteydi. Bu ayrılıkla beraber Batı’ya üstünlük atfetmediğinin altının çizilmesi gerekmektedir. Uygarlıklar, farklı yollar izleyebilirler ve evreni, sayıları, dünyayı farklı gözlerle görebilirler. Spengler burada birini diğer kültürlere tercih etmemiş ve onun vurgusu “üstünlük” değil “çeşitlilik” olmuştur.

Kültürlerin kıyasının ardından kendi özlerine ilişkin incelemeye geçerken Spengler; kültürlerin katılaşma ve kırılma aşamasını kültürün bir amaca vardığında gerçekleştiğini belirtir. Kültürler bir amaç için mücadele eder ve genişler. Ardından kültür donuklaşır ve eski hareketliliğini yitirmeye başlar (Spengler, 1997, s. 107). Kültürün etkisi aynı zamanda coğrafyaları tahakküm altına almaya yarayabilir ve kültür genişlediği oranda amacına yaklaşır.

Spengler kültürü organizma olarak görür (Karakaya, 2019, s. 386). Bu görüşünü “Her kültür ferdi insanın yaş safhalarından geçer. Her birinin çocukluğu, gençliği, olgunluğu ve yaşlılığı vardır” (Spengler, 1997, s. 108) diyerek belirtir. Kültür temelde bir insanın izlediği gelişme aşamalarını izlemekle beraber en görkemli anından itibaren donuklaşmaya ve yerinde saymaya başlar; amacına ulaşan kültürlerde kırılma meydana gelerek çöküş evresine geçilir. Kültürler çeşitli olmakla birlikte farklı gelişmişlik evrelerine sahiptirler; amaç, kültürlerin gerçekleştirmeye çalıştığı şeydir. Amaç yerine geldiğinden itibaren kültür coşkusunu yitirmek ve yozlaşmak zorundadır, artık çocukluk ve gençlik dönemleri bitmiş, yaşlılık dönemi gelip çatmıştır.

Tarih hakkında bir anlatı oluşturan Spengler’in zaman hakkında konuşmaması düşünülemezdi. Ona göre zaman “düşünülen” ile değil, ancak yalnızca “düşünerek” kavranabilir. Farkındalık söz konusu olduğunda bizler zamanın değil uzayın farkındayızdır diyerek zaman ve uzay hakkındaki görüşünü “ses” örneği vererek açıklar; sesi kavramsal olarak ele aldığımızda anlamını yitirir tıpkı zamanı düşünülen olarak kavradığımızda olduğu gibi (Spengler, 1997, s. 113). Zaman “şey” olarak anlaşılmaya başlandığında, kendi olduğunun dışına çıkar, Spengler bunu önlemek amacıyla zamanın yapaylığına dikkat çekmek istemektedir. Düşünülen bir obje gibi kendiliğinden şeylere etki etme gücünden arındırarak, zamanı düşünerek kavranan bir soyutlamayla ele almayı uygun bulmaktadır.

Zaman kavramından sonra kader problemine dair fikirlerini açıklayan Spengler, zaman ve kader bağlantısının ardından bunu kültürlerin yükselişiyle ilişkilendirir. Sistemli bir felsefe olması bakımından adım adım kavramları tanımlayarak ve muhtemel boşlukları kapatarak ilerleyen Spengler’e göre olayları sebeplerle açıklamak, bir kültürün son aşamasında alışkanlık halini alır: “Bir kültürün ‘son’ safhasında herşeyi (her şeyi) sebepliliğe atfetmek bir adettir”  (Spengler, 1997, s. 115). Tarihte bir amaç olmadığını savunan Spengler için çöküş döneminde kültürler olayları nedensellikle yani bir amaçlılıkla açıklamaktadırlar.

Burada inceleyeceğimiz son başlıkta Spengler bir soru sorar: “Bir tarih ilmi var mıdır?” Ardından cevabını verir: “Bir tarih ilmi yoktur, fakat gerçekte ne olup bittiğine dair kehanette bulunmak kabiliyeti vardır. Tarihi görüş için gerçek veriler daima timsaldirler” (Spengler, 1997, s. 120). Yukarıda anlattığımız görüşlerle birleştirildiğinde bir tarih ilmi, tarihi incelemenin yöntemi ve malzemesi nesnel veriler değil, “timsaller” vardır. Spengler’e göre tarihçi, kendi döneminden hareketle olaylara anlam vermek için materyal olarak tarih örneklerini kullanacaktır. Bu malzemeleri birleştirerek bir “kehanet” üretecek, bir projeksiyon yapacaktır. Tarihin akışı içinde anlamı olmayan malzemeler bir araya getirilip bir anlatı ortaya çıkarılacaktır.

KAYNAKÇA

Aksakal, H. (2010). Oswald Spengler’ın Tarih Kültür ve Medeniyet Anlayışı. Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 3(12), 37-42.

Karakaya, M. F. (2019). Bütünleşmiş Kültürün Toplumsal Dinamikleri: Sorokin’in Uygarlık(lar) Okuması. İstanbul University Journal of Sociology, 38(2), 377-402.

Rızvanoğlu , E. (2013). Çizgisel Tarihe Karşı Çıkışları Bağlamında Spengler ve Toynbee’nin Döngüsel Tarih Yaklaşımları. Kaygı. Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Dergisi(20), 239-252.

Sorokin, P. A. (1997). Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri (2. Baskı). (M. Tunçay, Çev.) İstanbul: Göçebe Yayınları.

Spengler, O. (1997). Batının Çöküşü (2. Baskı). (G. Scognamillo, & N. Sengelli, Çev.) İstanbul: Dergah Yayınları.

M. Safa TAŞKIRAN, Sosyolog

REKLAM ALANI
YAZAR BİLGİSİ
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.