Gerçekleşen Hayal “Rumeli”

08.02.2020
616

“Paçalarını sıvamadan büyük bir iştahla denize ilk adımlarını atan Orhan, kolunu uzattığında kolu Gelibolu’ya uzanan, askerini ve milletini içleri heyecandan sıkışacakmış gibi üstünden geçebilecekleri bir köprü olarak hayal etti.” Evet! Karesi Beyliği’ni toprağına katmak isteyen Osmanlı kedinin dört ayak üstüne düşmesi misali bu toprakları alması, hayal- lerinin kıvılcımlanmasının, kendilerine bambaşka ve büyük bir deneyim kazandırmasının, bir çok ulusun kendilerine katılmasının ve yüzyıllar sürecek bir Balkan hakimiyetinin başlangıcıdır. Bu sıradan bir başlangıç asla olmayacaktır. Da- ha çok genç sayılacak bir devlet, körpecik iken Bursa gibi medeniyet ve kültür başkenti, İstanbul’un şah damarı olan, ticaret noktasında kritik önem arz bir şehrin fethinin üstün- den daha çok geçmeden yelkenleri ikinci bir kıtaya açtı.

Türklerin Orta Asya’dan süre gelen konar-göçerliği , teşkilat- lanmada çok hızlı olmaları bütün bunların getirisi olarak özgürlüğüne önem vermesi Türkleri savaşçı ve korkusuz bir kişiliğe itmiştir. Bu donanımlara sahip bir topluluk kendi- lerine yurt aramak için çeşitli göç yollarını kullanıp en niha- yetinde Söğüt ve Domaniç’e ulaşmış ve bu toprakları adeta bir trambolin olarak kullanmışlardır. Selçuklunun sınırlarını korumak maksadıyla bulundukları bu topraklar, onların ve onların izini onlar gibi devam ettiren bir neslin vazgeçilmezi ,ana yurdu haline getirmişti. Haksızlığa ve hileye tahammülü olmayan bu cesur devlet adamları, gerektiği yerde kulak çek- meyi çok iyi uygulamıştır. Her bir hareketleri kendilerini bambaşka bir hayalin içine atmıştır. Bu kurdukları hayalleri çayırda hayvanlarını otlatırken ağızlarında döndürdükleri samanla değil, at üstünde ellerinde ki oklarla kurmuşlardır. Hal böyle olunca hayallerini gerçekleştirmekte hiç zaman kaybetmemişlerdir, güçlükle karşılaşmamışlardır. Her kazan- dıkları toprak parçaları, kaleler ve ganimetler ile güçlerine güç, renklerine renk katmaları onları çok kısa sürede bölge- nin dikkat çekici devleti yapmıştır. Dikkatleri üzerlerine çeken genç bir devlet olarak şımarıklığa düşmeyip, işin ehemmiyetini katiyen unutmayıp, kendilerine söz olarak verdikleri hayalleri ve İslam’ı yaşatma, daha çok insana ulaş- tırma ideallerini bir kez olsun kenara koymamışlardır. Aksi- ne dik başlı durmaları onların her iki kıta da ne kadar ciddi olduklarını net bir şekilde ortaya koymuştur.

Orta Asya’dan, Karesi Beyliği’nin fethine kadar deniz görme- miş bu insanlar denizi ilk gördüklerin de, engin maviliklerin ufuk noktasın da tüm dünya da etkili olacak, kültürleri ve medeniyetleri kavuracak, çok uluslu yapıları bir arada tutup harmanlayacak, dinleri el ele kol kola hoşgörü içerisinde örnek olabilecek şekilde yaşatacak gücü kendilerinde gör- müşlerdir. Bu kararlılık ile girdikleri Rumeli topraklarını yüz- yıllar boyunca idare edebilmişlerdir. Bu hakimiyet Avrupa da bir çok kilometre taşının yerini değiştirmiştir. Ta ki, birbir- leri arasında süre gelen “Yüzyıl Savaşları”nı sırf Osmanlının ayak seslerini duymaları yüzünden yarı da kesip, kendi ara- larında kanlı bıçaklı olan devletlerinin omuz omuza Osmanlı’ya karşı olmaları tüm dünya da unutulmayacak bir hadisedir. Yorgun ve bitkin olan Avrupa devletlerinin bir anda bu duruma gelmesi, Osmanlı’nın Avrupa da siyasi , sosyal ve ekonomik açıdan ne kadar güçlü olduğunu ve kavimler göçü sonrası şekillenen ve o şekil çerçevesinde kemikleşen Avrupa’nın rahatını çok kolay şekilde kaçırabilecek bir güç olduğunun büyük bir göstergesidir.

Türkler, Osmanlı’nın Trakya’dan Rumeli’ye geçmesiyle 4. ve 6. yy da gerçekleşen kavimler göçünden sonra bir kez daha Avrupa sınırları içerisine girmişlerdi. Zamanın da irili ufak bir çok Türk kavmi Avrupa da varlık gösterse bile kimi tez vakitte yıkılmış, kimi asimile olmuştu. Uzun soluklu olarak tek varlık gösteren boy Gagauz Türkleri olmuştur. Onlarda Hristiyanlığı benimsedikleri için bölge adına hiçbir tehdit oluşturmazken, cihatçı özellikleriyle tanınan Osmanlı İslam’ı yaymak adına geldikleri için bu durumla, Endülüs Emevi Devletinden sonra ikinci kez karşılaşmamak adına Avrupa devletleri Papanın yardımıyla tek bir çatı altında toplan- mıştır. Bu toplanma ve birlik beraberlik bile Avrupa’ya Türk- lerin adeta bir armağanıdır.

Osmanlının Rumeli’ye geçişi ve orada ilerlemesini Avru- pa’dan daha çok Bizans’ı ilgilendiren bir konudur. Öyle ki Roma İmparatorluğunun son toprağı olan, İstanbul da varlık gösteren Bizans’ın artık Roma ile karadan hiçbir sınırının kalmaması, Bizans ve Hristiyan dünyası adına çok büyük bir kayıptı. Edirne’yi de topraklarına katmaları Osmanlının Rumeli’ne açılmasının en büyük ferahlığının yanında, hayal- lerini kurdukları İstanbul’un fethinin de kolaylaşmasını sağ- lamıştır. Bizans’ı şuan ki Fatih bölgesine sıkıştıran Osmanlı adeta fetih gününe kadar Bizans’ı muhasara altına almıştı. Bu muhasara fiilen gözükmese bile Bizans’a gelecek yardım- ların ve yapılacak haberleşmenin kısıtlanmasını hatta kesil- mesini sağlamıştır. Sırplar ile Bizans’ın aynı mezhepten olması, Osmanlının bu durdurulması güç ilerlemesinde iki tarafın ilişkisini engellemesinden dolayı Sırplar da oldukça rahatsız olmuşlardır. Sırpların İstanbul üzerine kurdukları hayali, Osmanlı Devletinin Trakya bölgesinin ele geçirme- siyle adeta suya düşmüştür. Osmanlının Rumeli hayali bir çok balkan devletini oldukça rahatsız etmiş ve planlarının bozulmasına neden olmuştur. Bu durumdan kaynaklanan sebeple Osmanlı, Anadolu dışında da kendine düşman var etmiştir. Bu durum Osmanlıyı hiç ümitsizliğe düşürmemiş, bu durumdan alınlarının aklarıyla sıyrılmışlardır.

Osmanlı Devleti Rumeli’ne geçtiğinde bölgenin en güçlü devleti Macaristan’dı. Macaristan’ın da uzaktan bile olsa Sırplar gibi İstanbul üzerine hayalleri vardı. Avrupa’dan toplanan Haçlı ordusuna bölgede ki yeni tehdit olarak gördükleri Osmanlı’ya karşı Macaristan da asker katmıştır.

Ticari açıdan büyük önemi olan Rumeli Avrupa’ya karadan giden malların geçiş yolu üzerinde olması ekonomik açıdan da önemini ikiye katlıyordu. Edirne’yi alarak bu ticari yollara ambargo koyan Osmanlı devleti şüphesiz Avrupa’nın kade- rini ellerinde tutuyordu. Zaten Bursa fethederek İstanbul’u, dolaylı yolla bile olsa Avrupa’yı rahatsız etmişti. Üstüne altın değerinde ki Edirne’yi topraklarına katan Osmanlı Batı’yı iyice çıkmaza sokmuş, bu çıkmazla da nefretleri üzerine toplamıştı.

Osmanlının kurulduğu toprak Anadolu da olması sebebiyle kendisi Anadolu devleti olarak görülüyordu. Anadolu’nun daha tamamını hakimiyet altına almadan kıta değiştiren Osmanlı kendisi bir üst lige atarak Anadolu’yla yetinmeye- ceğini bangır bangır göstermişti. Osmanlının toprak politika- sının Rumeli’ne kayması Anadolu’dan vazgeçtiği anlamına gelmiyordu. Aksine iki tarafı da idare edebilme yeteneklerini göstermesi şüphesiz bir kısmın canını sıkmıştı. Öyle ki Osmanlı gaza yönünü Balkanlara çevirmesinden rahatsız olanlar bile vardı. Türk yurdu olan Anadolu’dan vazgeçtiğini, önemsemediğini söyleyenler ve yazanlarda olmuştur. Bu rahatsızlığın sebebi Osmanlının fethettiği Rumeli bölgesine “iskan politikası”nı Anadolu halkının konar-göçerleriyle beraber uygulaması da olabilir. Nitekim Anadolu’ya önem vermediğini dile getirenlere, bu vatandaşlarına önem ver- mesi olarak bu politikaya dahil etmesiyle cevap vermişlerdir. Halkın da Rumeli iştahı Osmanlı’nın bu politikasını perva- sızca eleştirenlere gayet yerinde bir cevap olmuştur. Bu politikanın bir diğer yanlış anlaşılması ise Rumeli’ne yerleştirilen Türklerin bölgede ki etnik unsuru bozması ola- rak gösterilmiştir. Osmanlı konar-göçerleri o topraklara yer- leştiğinde mevcut halkı zorla Türk veya zorla Müslüman yapma gibi bir niyetinin olmadığı gayet aşikardır. Öyle olsa idi aldıkları bu topraklarda ki halklar bu duruma itirazlarını dile getirirlerdi. Osmanlı hakimiyetine girmekten memnun olan halklar bu görüşün yanlışlığının ispatıdır.

Balkanlara giren Müslümanlar orada ki mevcut Hristiyanları zorla din değişikliğine götürmemişlerdir. İstedikleri dine inanmaları ve ibadetlerini yapmaları Osmanlı adına oldukça iyi idi. Çok uluslu yapılaşmanın temelini Rumeli’ne girdikten sonra atan Osmanlı, bu hoşgörü politikasını tüm dünyaya göstermiş ve düşünülenlerin aksini yapmaları şüphesiz büyük bir kesimi şaşırtmıştı. Ancak Müslümanların çoğunluk olduğu yerlerde Hristiyanlara bazı kısıtlamalar getirilmişti. Çanlarını çalmak, haç işareti bulundurmak yasak olmakla birlikte, Müslümanların binalarından fazla yüksek olmaya- cak şekilde bina yapmalarına izin verilmemiştir. Bu uygula- malar Osmanlı’nın yanlışıdır diyebileceğim olmakla beraber genel baz da Osmanlıyı kötülemek içinde kullanılması abestir.

Hayallerini kurdukları Rumeli’ne attıkları her adımla yeni hayaller kuran Osmanlı için okyanusa kavuşmakta büyük bir hayaldi. Lakin uzun zamanlar alacağından pekte mümkün olmamıştır. Eflak’a yürüyen Osmanlı’dan kendilerinden çok uzak olan İngiltere’nin bile tepkisini çekmesi, okyanus hayal- lerinin ne kadar ciddi olduğunu gösterir.

Anadolu’dan sıyrılıp kendini Balkanlara bırakan Osmanlı çok uluslu bir yapıyı bahsettiğimiz gibi kurarken, Osmanlı’nın son zamanlarına doğru çıkan Fransız İhtilali ile bu çok ulus- lu devletin tabiri caizse uyuyan hücreleri uyanmış ve kendi milliyetçiliklerini yapmaya başlamışlardır. Bu durumun Osmanlı için pekte olumlu bir yanı gözükmese bu zamana kadar Avrupa’nın etnik ve siyasi yapısını değiştiren Osmanlı Devleti tarihe bu büyük başarı ile geçmiştir.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

  • Mustafa Cezar, Mufassal Osmanlı Tarihi, C:1, TTK, Ankara, 2010, s.82

ABDULLAH SAİD BABA, Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih

REKLAM ALANI
YAZAR BİLGİSİ
Consensus Dergisi
Consensus Dergisi 2017 yılından beri basılı ve web yayıncılığında okurlarıyla buluşmaya devam ediyor.
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.