Emprist Kanadın Asi Sesi: George Berkeley

09.02.2020
470

18. yüzyıl dönemin en önemli emprist düşünürlerinden biri olan George Berkeley epistemolojik alanda sergilediği kendine özgü sistemiyle dikkatleri üzerine çekmeyi başarmış ve ‘geleneksel’ empristlerin aksine özne ve nesne ilişkisinde solipsizm tehlikesiyle karşı karşıya kalma durumuna rağmen özneye daha fazla yönelerek, özneyi ön plana çıkartmıştır. G. Berkeley’in bu ‘ayrıksı’ tavır ve tutumu diğer empristler için ‘asi ses’ olarak yankılanarak yer edinmesini sağlamıştır. Bu çalışmada emprist George Berkeley’in geleneksel emprist görüşlerden hangi noktada ayrıldığı ve bilgi teorisini nasıl temellendirdiği üzerine kısa bir değerlendirme de bulunulacaktır.

‘İnsan Bilgisinin İlkelerine Üzerine’ adlı eserinde, maddi bir dış dünyayı ortadan kaldırır. Ona göre bir kavram soyut bir iddiadır. Bu yüzden soyutlama kavramını eleştirir. ‘Hylas ve Philonos Arasında Üç Konuşma’ adlı eserinde ise insan bilgisinin gerçekliği ve ruhun immateryal oluşunu ve Tanrı’nın öngörüsünü kanıtlamak üzere yazılmıştır.

Aristoteles’te algıya yol açan nesnelerin algıdan bağımsız varlıkları olduğunu öne sürmüş ve varlığın var olduğu için bizde bir algısı olduğunu söyleyerek zihinden bağımsız nes- nel, gerçek bir dünyaya işaret etmiştir ki bu da realist bir görüşü temsil etmektedir. Buna karşılık Berkeley varlığın öz- nel birtakım tasarımlardan ibaret olduğunu ileri sürerek öz- nel idealizmin temsilcisi olarak karşımıza çıkmaktadır ki idealizmin temel düşüncesi de varlığı maddi yapıda olma- dığı, zihinsel bir şey olduğudur. O özneyi bir çeşit idealar toplamı olarak gördüğünden öznel idealist olarak karşımıza çıkmaktadır. Berkeley, Descartes’in öncü olduğu bilinç felse- fesinden yol alarak yalnızca bilen öznenin ve onun bilinç içeriklerinin varlığını kabul etmiştir. Platon bilen öznenin idealar dünyasına ait bir varlık olduğunu söyleyerek öznenin bilinç dışında, bağımsız gerçek bir varlığa sahip olduğunu ima etmektedir. Diğer bir deyişle Platon da idealar zihinde yer almamaktadır. Oysa Berkeley özne üzerine vurgu yapa- rak ideaların yerini zihne bağlamıştır. Berkeley 18.yüzyıl İngi- liz felsefesine yeni bir tutum kazandırmıştır. Dini – metafizik bir tutum ağır basmaktadır O, Locke’un probleminden yola çıkarak sistemini kurmuştur. Locke’un emprizmini idealist bir temele dayandırmıştır. Locke’da ‘dış dünyanın varlığı ve bilgi sorununa tam bir yanıt bulamamıştır. Biz ancak tasa- rımların kendi aralarındaki bağlantıların uygun olup olma- dığını biliyor ama bunların bilinci dışındaki şeyle olan uy- gunluğuna bilinemiyordu. Locke’da tümel tasarımlar zihne bağlıdır. Berkeley nomanalist bir tutum içinde tümel tasa- rımların insan zihninde bulunduğu görüşüne itiraz ederek tümel nitelikteki nesnelerin ve tasarımların olduğu düşün- cesini birer ‘kuruntu’ olarak ele almıştır. Çünkü ona göre tümel kavram denilen şey tek bir bireyin, somut biçimiyle onun duyumladığı haliyle göz önüne getirerek ortaya çıkan bir şey olduğunu ileri sürmüştür. Örneğin ‘kalem’ derken hep duyumlanmış tek bir kalem göz önünde bulundurarak ortaya çıkmıştır. Kalem kavramını temsil eden soyut bir tasa- rım değil aksine duyusal tasarımdır. Böylece idelerin kaynağı duyum olmaktadır. Bu sebeple Berkeley, Descartes ve Loc- ke’da görülen nesnelerin genel ve soyut nitelikleri reddeder. Soyut bir ‘yer kaplama’ yani uzay yoktur. Büyüklük, şekil, durum gibi nitelikleri de yoktur. Filozofların genel nesne dedikleri ‘madde’ yoktur. Nesnelerin bütün maddi nitelikleri, birtakım ilintilerdir. Locke’un ikincil niteliklerin dediği ise ancak düşüncededir. Bizim ‘nesneler’ dediğimiz tasarım bağ- lamlarıdır. Varlık duyumlama, algılamadır. Ona göre tasa- rımlarımıza neden olan bir dış etken vardır. Doğa yasası, Tanrı’nın oluşturduğu bir tasarımlar düzenidir. Bu görüşüyle dönemin ağır basan Newton’un mekanik doğa anlayışına karşıt olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü mekanik doğa görüşün- de doğa sıkı bir determinizme tabidir. Berkeley’de ‘İnsan Bilgisinin İlkeleri Üzerine’ adlı kitabında immateryalist bir görüşü geliştirerek maddi olan bir dış dünyayı kabul etmenin yanlış olduğundan hareketle Locke’da problemi çözmeye çalışmıştır. Bizim ‘dış dünya’ ya da ‘nesneler’ diye adlandır- dığımız hepsi deneyden türemiş olan ideler ile bunların arasındaki bağlantılar olup dışarıdaki nesnelerin varoluş- larını düşünmeye ne kadar uğraşılsa uğraşılsın, incelenen hep kendi idelerimiz olacağını ileri sürerek varlığı bir ‘algılamak ’olarak ele aldığı temel tezi ‘Esse est percipi’ ortaya koymuştur. Sadece algılayan tinde vardır. Bizim dışımız- dakiler hiçbir şeydir. ‘Şeylerin’ varoluşu algılanışta mevcut olmaktadır. Dünya denilen yerde ‘gerçek’ olarak sadece tin ve idealar vardır. Bu görüşüyle katı bir idealizmin temsilcisi gibi görünmektedir. Ama Berkeley bu öznel algılanış duru- munu tabiri caizse yumuşatarak salt bir solipsizmden etki- lenmeme adına şöyle bir örnek vermektedir: ‘Yan odadaki bir masanın ancak içeri girip masayı gördüğünde yeniden var olmayacaktır elbette.’ Gerçek olan yalnız algılardır. Evrensel tin olan Tanrı sayesinde ideleri algılayan tinler ile ayrı ayrı tinlerdeki duyumları birbirine bağlanarak nesneler haline gelir. Böylece fenomenler bize doğayı bildirmez. Her şeyi yasalara ve belli bir amaca hareket ettirip düzenleyen İlahi iradenin varlığıdır. Bu şekilde idealist bir dünya görüşünü ortaya koymuş olur. Öyle ki Berkeley’e yöneltilen itirazlarda yer alan gökyüzündeki güneşle, rüyada görünen güneş ve şu anda görünmese bile hayal edilen bir güneş arasında nasıl bir fark olduğu sorusuna Berkeley’in verdiği yanıt ise ‘tüm tin ve tek tin’ anlayışıdır. Çünkü gökyüzünde görünen güneşin herkeste aynı şekilde belirmesine etki edenin ‘tüm tin’ e dayandığını ve gerek rüyada görülen gerekte hayal edilen güneşin belirmesinin ise kişinin kendi tininde sadece tasavvur etmek istediğinde ortaya çıkartan etkini ‘tek tin’e dayandığını öne sürerek itirazları bertaraf etmek istemiştir. Böylece düşünen tinde her şey mevcut olmuş olmaktadır. Bu kadar öznel tin ağırlıklı düşüncesinde nasıl ‘tüm tin’e yer verebiliyor olması sorusuna ise kaynak olarak Tanrı’yı göstermiştir. Zira ideaları tinlere sadece ideaların var olduğu yerden düşünen bir tin olan Tanrı tarafsız ve keyfi davran- madığından ‘tüm tinlere’ aynı fikri vermiştir. Bununla birlikte Berkeley doğa yasası diye geçen, determinizminde aslında İlahi bir iradenin değişmezliğine duyduğumuz inanç- tan kaynaklanmaktadır. Örnek vermek gerekirse; nasıl ateş- ten sonra dumanın açığa çıkacağı tasarımının geleceği bek- lentisi bu yüzdendir. Ayrıca Berkeley’e göre Tanrı’nın düşün- cesinin anlaşılamayacağı ve onun kanunlarını da önceden bilmememizin mantıksal çıkarımlar değil, gözlem ile, dene- yim ile öğrenilmesi gerektiğini savunarak idealizmini İngiliz emprizmi ile birleştirmiştir. Berkeley her ne kadar özne ağır- lıklı bir epistemolojik sistemine sahip olmuş olsa da kendisinin asla bir solipsist olmadığını üzerine basa basa dile getirmiştir. Çünkü ona göre solipsist- lerin temel düşüncesi yalnızca bireysel algıların varlığı ve kendi bilinçlerine dayanan şeylerin nesnelliği ve gerçekliğe sahip olduğudur. Oysa Berkeley sadece tek bir zihnin değil, her biri kendi tasarımlarına sahip birçok zihnin var olduğu- nu savunmuştur. Çünkü kendisi algılamayı kesse bile diğer zihinler tarafından algılanmaya devam edeceğini dile getir- miştir. Her şeyin üstünde Tanrı’nın zihni vardır. Biz kendi algımızı Tanrı’nın algısıyla açıklayabiliriz. Bu durumda Ber- keley nesnel bir dünyanın gerçekliğini reddetmez. O sadece dünyanın maddiliğini reddetmektedir. Maddi nesnelerin yal- nızca algılandığından var olduğunu savunmuştur. Bir taşın ona bakan biri bulunmadığında var olamayacağı itirazlarına, Tanrı’nın daima her şeyi algıladığını söyleyerek karşılık vermiştir. Tanrı olmasaydı, maddi nesneler olarak düşün- düğümüz her şey yalnızca kendisine baktığımızda var ola- bilecek sallantılı bir hayata sahip olacaktı. Mademki Tanrı var; onun algısı dolayısıyla ‘ağaç, kuş, masa’ sağduyu varsay- dığı sürece bir varlığa sahip olacaktır ki bu da Berkeley’in aradan çıkarmış olduğu bir Tanrı kanıtı olarak da kendini göstermektedir.

SONUÇ :

18. yüzyıl dönemin en önemli bilinç felsefecisi olan George Berkeley, epistemolojisin merkezini oluşturan ‘Esse est per- cipi’ teziyle geleneksel emprist düşünürlerden sıyrılmış, ken- dine özgü sistemiyle bilgi teorisini ortaya koymuştur. Özne – nesne ilişkisinde özneye daha fazla rol yükleyerek birey algısını, varlık üzerindeki algılanışı temel almıştır. Ona göre ‘şeyler’ algılayan insan sayesinde vardır. Nitekim bu tezi ile sofistlerin ‘insan her şeyin ölçüsüdür.’ anlayışını devam etti- ren, öznelci bakış açısını ön plana çıkartıyormuş gibi görünse de tam olarak durum öyle değildir. En azından Berkeley’in itirazı o yöndedir. Çünkü Berkeley’de varlık algılayışında etkinlik olarak bireysellik söz konusudur yoksa radikal bir öznellik değil. Bilginin elde edilişinde özne aktif role sahip ama bilginin nesnelliği de mevcuttur. Zira duyumlanan ve tecrübe edilen şeyler hakkında bilgi sahibi olduğumuz yadsı- namaz bir gerçektir. Zaten buraya kadar üzerinde anlaşıl- mayan bir nokta bulunmamaktadır. Yalnız dikkat edilmesi gereken nokta Berkeley’in tipik empristlerden farklı olarak, rasyonel kanadı teğet geçerek oluşturduğu bilgi teorisidir. Çünkü o, algıyı tek tek birey algısını içermeyen ama yine de birey algısına bağlı olan bir bilgi edinme sürecinden geçmeyi de ihmâl etmemektedir. Durum böyle olunca rasyonellerin kaçınılmaz olarak karşı karşıya kaldığı solipsizim meselesi vardır ki Berkeley kendi kanısınca bu ‘tehlike’den kurtuldu- ğunu iddia etmiştir. Geleneksel emprist değildir belki ama algıya Tanrısallıktan pay aldırarak, geleneksel idealistleri takip etmiş dolayısıyla Tanrı’yı bireyüstü bir algı olarak ele alıp nesnelliği yakalamaya çalışmıştır. Bilgi meselesinin en çok tartışılan ‘nesnel, bağımsız, gerçek’ varlığın imkânı meşe- lesine kendi metafizik bir çözüm getirmeye çalışmıştır. Tabi bu çözüm yolu ne kadar işe yarar?

Orası meçhul! …

KAYNAKÇA

 Berkeley, George; ‘İnsan Bilgisinin İlkeleri Üzerine’, 1998, 2.Baskı, Çeviren: Halil Turan
 Berkeley, George, ‘Yeni Bir Algı Teorisi’,
Yeryüzü Yayınevi, 2003, 1.Baskı, Çeviren:Ertuğ Ergun
 Russel, Bertrand; ‘Batı Felsefesi Tarihi-Ortaçağ’,
Say Yayınları, 1997, 6.Baskı, Çeviren: Muammer Sencer  Störig, Joachim Hans; ‘Dünya Felsefe Tarihi’,

Say Yayınları,2011,1.Baskı, Çeviren: Nilüfer Epçeli  Arslan, Ahmet; ‘Felsefeye Giriş’,
Adres Yayınları, 2007, 10.Baskı
 Gökberk, Macit; ‘Felsefe Tarihi’,

Remzi Kitabevi, 2007, 17.Baskı
 Magee, Bryan;
‘Büyük Filozoflar (Platon’dan Wittgenstein’a), Paradigma Yayınları, 2001, 1.Baskı, Çeviren Ahmet Cevizci
 Skirbekk,G/Gılje,Nils;
‘Antik Yunan’dan Modern Döneme Felsefe Tarihi’,
Kesit Yayınları, 2006, 3.Baskı,
Çeviren: Emrah Akbaş/Sule Mutlu

CEYDA ÖZEL, Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü

REKLAM ALANI
YAZAR BİLGİSİ
Consensus Dergisi
Consensus Dergisi 2017 yılından beri basılı ve web yayıncılığında okurlarıyla buluşmaya devam ediyor.
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.