Aşkın Metafiziği – Arthur Schopenhauer – 1

31.07.2020
164

Arthur Schopenhauer (22 Şubat 1788 – 21 Eylül 1860):

Alman düşünür. Rasyonalist. Karamsar.

Genelde böyle tanımlanıyor olmasına rağmen, bence hiç de karamsar olmayan düşünür. Bir şeyleri olduğu gibi aktarınca ortaya karamsar bir tablo çıkıyorsa, bunun suçlusu Arthur Schopenhauer mı yani? Ayrıca günlük yaşantısında alemci bir delikanlı olduğu da biliniyor. Yani pek de melankolik, içine kapanık biri olmadığını söyleyebiliriz.

Bu yazıdaki inceleme konumuz, Arthur Schopenhauer’ın Aşkın Metafiziği adlı tezi. Tez diyorum çünkü Schopenhauer tarafından kaleme alınış amacı, bir kitap olmasından ziyade bir tez olması. Daha sonradan kitaplaştırılmış diyebiliriz.

Kitap, kadın-erkek ilişkilerini, toplum ve cinsiyet, aşk kavramı, evlililik ve çocuk sahibi olmak üzerine birçok konuda ilginç çıkarımlar yapıyor. Hemen herkesin okuyabileceği tarzda kaleme alınmış ve kanımca herkesin de okuması gereken bir kitap. Aslında kitapta var olan çıkarımlara, hemen herkes hakim. Kitabı ilginç ve faydalı kılan ise, tüm bu çıkarımların 1800’lü yıllarda yapılmış olması ve belli birtakım sosyal normlara, biyolojik etkenlere dayandırılması.

Schopenhauer’ın Aşkın Metafiziği’nde türlü türlü analizler ve bu analizlerden çıkan sonuçların tartışmaları var. Yazar bazen farklı bir düşünüre, bazen de toplumun genel düşüncesine karşı eleştirilerini ve görüşlerini açıklıyor. Kitap, subjektif ve dağınık düşüncelerle okunduğunda gerekli fayda vermeyebilir.

Kitap içerisindeki düşünce ve yorumlar çoğu zaman herhangi bir başlık altına toplanmamış ve gelişi güzel bir söyleşi yahut deneme tarzında olduğundan, eserin soru-cevap tarzındaki incelemesi azami faydayı verecektir diye düşünüyorum. Bu nedenle, belli soru başlıklarının altına Schopenhauer’ın Aşkın Metafiziği kitabında geçen yorumlarını aktaracağım.

Schopenhauer’a göre kadın nedir? 

Schopenhauer’ın bu konudaki düşünceleri, günümüz sosyal normlarına ve modern toplumdaki kadının yerine çok aykırı diyebiliriz. Ancak burada Schopenhauer’ın 1800’lü yıllarda yaşadığını ve kadını ‘doğal’ olarak yorumladığını göz önünde bulundurmak gerekir. O nedenle Schopenhauer’ın düşüncelerini objektif olarak yorumlamak, alınganlık yapmamak gerekir.

Kadınlar, zihinsel ve bedensel olarak büyük işler için yaratılmamışlardır. Bunu net bir şekilde anlamak için görüntülerine bakmak yeterlidir. Onlar, yaşamlarının çilesini yaptıklarıyla değil; katlandıklarıyla çeker.

En yoğun ıstıraplar ve neşeler onların (kadınların) doğasına uygun değildir. Onların payına düşen, büyük güç ve metanet gösterileri değildir; onların yaşamı erkeğinkinden daha sakin, daha nazik, daha hafif-latif bir şekilde esas itibariyle daha mutlu ve daha az mutsuz olmaksızın akıp gitmelidir.

Schopenhauer’a göre kadın ve erkek fizyolojik anlamda denk olmadığı gibi, psikolojik anlamda da denk değildir.  Bu nedenle, kadın ve erkeğin arasında eşitlik ve denklik mümkün olmayacaktır. Aslında Schopenhauer böyle söyleyerek, 18. yy. Fransa’sında baş gösteren feminizm akımının, günümüzde daha da radikalleşerek, cinsiyetsiz toplum düşüncesini dolaylı yoldan imkansız görüyordu.

Bir şey ne derece soylu ve mükemmel ise, onun olgunluğa erişmesi de o derece güç ve yavaş olur. Erkek, zihinsel kavrama gücünün ve ruhi kabiliyetlerinin olgunluğuna 28 yaşından önce çok nadir olarak ulaşır; kadınlar ise, henüz 18 yaşlarında bu güce sahip olurlar. Fakat kadınların durumunda bu, çok zayıf ve dar sınırlar dahilinde gerçekleşir. Bu nedenle kadınlar, bütün yaşamları boyunca çocuk kalırlar. Çünkü her zaman içinde bulundukları ana sıkı sıkıya bağlı kalarak sadece kendilerine en yakın olanı, olmak üzere olanı görürler.

Eğer içinde bulundukları bu an tahammül edilebilirse çok daha keskin ve kararlı bir şekilde onun tadını çıkarırlar. Kadınlara özgü neşenin kökeni işte budur. Onları, erkeklerin kötü düşüncelerini, karamsarlıklarını nötralize etmek, eğlendirmek ve ihtiyaç duyulduğunda, hatta tasa ve endişe ile bunaldıklarında erkeği teselli etmek için yapılandırırlar.

Kadınlar, kaderin bir cilvesi olarak doğaları gereğince, aciz düşenlere veya bir sorunu olanlara karşı erkeklerden daha fazla müşfik ve sevecendirler.  Hemen koruyucu pozisyon alırlar. Böyle davranmalarının nedeni içinde bulundukları durumu duygusal olarak daha fazla paylaşmalarıdır.

Aslında kadınlar, tamamıyla bir bütün olarak insan soyunun sürdürülmesi için vardırlar. Bu nedenle kaderleri burada sona erer.

Schopenhauer’a göre iki tür bilinç vardır. Birincisi tür bilinci (gelecek jenerasyon), ikinci ise birey bilincidir (var olan jenerasyon). Tür bilinci, insanın biyolojik bir varlık olarak, türünün devam ettirmesindeki temel içgüdüsü ile hareket etmesi, kendinden sonra gelecek jenerasyonu düşünerek hayatına yön vermesidir. Schopenhauer’a göre, kadınlar, erkeklerin aksine hemen her zaman tür bilinciyle hareket eder ve bu nedenle dünyaya bir varlık verdiklerinde, yani doğum yaptıklarında varlıklarının nihai misyonu son bulur. Bu nedenle, evlilik içerisinde çocuk doğduktan sonra, özellikle kadın tarafından ciddi anlaşmazlıklar ve ruhsal buhranlar başlar. Bu buhranlar daha sonra evliliği çekilmez hale getirir.

Schopenhauer belki de bunları açıklayarak, yani doğal olanı ortaya koyarak, kadının biyolojik amacından (tür bilincinden) bir nebze de olsun sıyrılarak bilgi ve deneyimlere yeni amaçlar ve insaniyet farkındalığı kazanmasını istiyordu.

Ancak yaşadığımız 21. yy.’a baktığımızda kadınlar arasında süre gelen tür bilincinin etkisinin en şiddetli bir şekilde devam ettiğini görmek çok da zor değil. İstisnaları kenara bırakacak olursak, kadın günümüz toplumlarında hala albenisini yüksek tutmak, dişiliğini ön plana çıkarıp üreme koşullarında avantajlı konuma geçmek için türlü taktikler uygulamaktadır. Bu durumlara örnekler türetmek için beyin fırtınasından ziyade, bir beyin meltemi dahi yeterli olacaktır. Kadınların giyimi, ilgi alanları, vakitlerini işgale müsaade ettikleri uğraşlara şöyle göz ucuyla dahi bakılacak olursa, kadınların hala tür bilinciyle hareket ettikleri, var olan jenerasyona dair niteliksel bir üretim yapamadıkları görülecektir.

Erkek, tür bilinci ile birey bilinci arasındaki dengeyi sağladığından ve tür bilincine körü körüne mutaassıp olmadığından dolayı birey olmayı başarabilir.

Tür bilinci ile birey bilinci arasındaki mukayesede, birey bilincinin ‘erdemlilik’ açısından ağır basacağı su götürmez bir gerçektir. Kanımca, kadın, tür bilincinin etkisinden iradesiyle uzaklaştıkça ve dolayısıyla niteliksel olana, yani birey bilincine yöneldikçe, varlığı daha derin anlamlar taşıyacak ve erdem yolunda sağlam adımlar atacaktır. Yoksa; içgüdüsel saiklerle salt erkeklerin beğenisine sunulmuş, tüm misyonu bir sonraki jenerasyonu nicelik olarak meydana getirmek olan, hakikat ve hakkaniyetten uzak bir yaşam erdeme ne derece ulaşabilir?

Schopenhauer’a  göre çok eşlilik:

Erkek de tür bilincine sahip bir varlık olarak üremek ister. Varlığının altında yatan bu sebeple, birçok kadından çocuk sahibi olabilmek, tür bilincini en iyi şekilde tatmin edebilmek imkanı varken, neden tek bir kadından sınırlı sayıda çocuğa sahip olsun ki? Schopenhauer’un bu konudaki genel düşüncesi bu yönde.

Peki kadın neden çok eşli olamıyor?

Schopenhauer’a göre, kadın hayatında bir erkek de olsa daha fazla erkek de olsa, hayatı boyunca üreyebileceği miktar sınırlıdır. Tür bilincinin amacı, kadının çok eşli olması açısından bir etken olamaz. Çünkü amaca hizmet eden bir durum söz konusu değildir.

Erkeğin eşini aldatması, neden kadının eşini aldatmasından daha az tepki görür?

Ayrık toplumları ve kültürlerini kenara bırakacak olursak, gelişmişinden gelişmemişine, çok kültürlüsünden az kültürlüsüne, inançlısından inançsızına… Hemen her toplumda erkeğin elinin kiri olarak görülen bu durum, söz konusu kadın olduğunda kan dökmeye kadar gidiyor. Kadın erkeğin eşitliğinin savunan bir insan dahi olsanız, eşitlik aşığı da olsanız, kadının eşini aldatması size de daha fazla elem veren bir durum olarak gelecektir.

Bunu sağlayan şeylerin başında tabii ki yerleşik ahlak yapısı, süregelen uygulamalar vs. var. Ama tüm bunların içgüdüsel kaynağı nedir? Schopenhauer bu durumu şöyle açıklıyor:

Erkek de kadın da üremek ve insan soyunu devam ettirmek üzere evlenirler. İkisinde de tür bilinci vardır ve bir sonraki jenerasyonu ikisi de düşünür. Yukarıdakileri hatırlayacak olursak, kadın genelde tür bilincine önem vermekten birey bilincini gereken değeri vermez. Her neyse, şimdi konuya dönelim.

Erkek bu amaca (üreme) uygun olarak, daha fazla eşe yönelir. Çünkü kadınların üreme kapasitesi sınırlıdır. Bu nedenle erkek için, ne kadar fazla kadın, o kadar fazla üreme, o kadar garanti tür devamı, o kadar yerine getirilen tür amacı var demektir. Erkek, üreme amacı olmasa dahi, yaradılışı itibariyle aynı kadında ömür boyu devam etmeme eğilimine sahiptir. Bu içgüdüsel davranış, toplumların kültürüne ve ahlak anlayışlarına yansımıştır.

Burada özetle şunu diyebiliriz: Erkek aldatma eylemi gerçekleştirdiğinde, buna etki eden bir tür bilincinin mutlak etkisi vardır. Bu nedenle erkeğin aldatmasına toplumlarda müsamaha daha fazladır. Tabii ki, birçok farklı neden daha sayılabilir. Ancak biz Schopenhauer’ın gözünden bakıyoruz şu an.

Kadın ise, yapısı itibariyle çok eşliliğe elverişli değildir. O nedenle kadının eşini aldatmasında tür bilinicinin etkisinden söz edilemez. Çünkü her ne olursa olsun üreme miktarı sınırlıdır. Tabi burada hipergami, sağlıklı çocuk vs. kriterleri göz önüne getirilebilir. Sanırım Schopenhauer, üremeyi nicelik olarak zihininde tasarladığından olsa gerek, bu mevzulara hiç girmemiş.

Sonuç olarak, bu içgüdünün bilincinde olan insan evladı, erkeğin aldatması eylemini kadının aldatmasına nazaran daha az tepkiyle karşılar.

Sevgi neydi, aşk nedir?

Aşkı bir anlığına kenara bırakacak olursak, sevgi neydi?

Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti.
Durursam bir daha kurtulamam.
Ziyanı yok, gülüşü yeter bize.
Yüreğim kaydıysa günah mı?
Çamura saplansam yardıma gelir misin?
Elini tuttum sıcacıktı, yüreği elindeymiş gibi.
Elinden tutuversem benimle gelir mi?
Seninim işte, alıp götürsene beni.
Elveda asya, elveda selvi boylum al yazmalım, elveda.
Bitmemiş türküm benim.

-Selvi Boylum Al Yazmalım (1977)

Aşk ve sevgi aynı şey miydi? Birbirlerine üstünlükleri var mıydı? Belki sevgi 1977’de bir tanım buldu. Ama aşk 1800’lerden günümüze kadar hala net bir tanım bulamadı, desek yerinde olur.
Bakalım Schopenhauer ne diyor aşka?

Her ne kadar yüksek ve ulvi görünürse görünsün, her türlü aşkın kaynağı cinsel güdüdür. Aslında aşk dediğimiz şey sadece daha belirli, daha özelleşmiş ve belki de kelimenin dar anlamda, daha ferdileşmiş biçimiyle mutlak manada bu güdüdür.

”Duygusuz adam, sen anlarsın aşktan!” diyorsanız, körpe duygularınız ve kendi fenomenler dünyanızıda size mutluluklar dilerim, tabi böyle bir şey mümkünse. Gelin, hakikati, yaradılış mantalitesini inkar etmeden Schopenhauer amcamızı dinleyelim.

Schopenhauer, bireyin iradesinin türün iradesine dönüşümü bakımından aşkı inceler.

Aşk, yüksek öneme sahip bir konudur. Çünkü onun, diğer her konuda rastladığımız gibi, mevcut bireyin rahatıyla yahut ıstırabıyla hiçbir alakası yoktur (Yani birey bilinci ile hareket edilmez). O, gelecekte insan soyunun var oluşunu ve özel doğasını güvence altına almalıdır.

Burada bir araya gireyim, sonra alıntıya devam edelim. Schopenhauer, aşkın amacının, insan soyunu devam ettirmesi olarak görüyor ve yorumluyor. Bu durumda eşcinsel aşkın, aşkın amacına ters düştüğü ve bir oksimoron doğurduğu aşikardır.

İşte bu sebeptendir ki bireyin iradesi daha yüksek bir boyutta türün iradesi olarak ortaya çıkar; aşk ilişkilerinde dokunaklı ve ulvi anlamı veren ve yüksek coşkularını ve sıkıntılarını, yüzyıllardır şairlerin bıkıp usanmadan çeşitli biçim ve tarzlarda dile getirmeye çalıştıkları heyecanları yücelten budur.

Belli bir birey üzerine yoğunlaşmaksızın, kendisini genel olarak bireyin bilincinde cinsiyet güdüsü olarak duyuran şey gayet açık bir biçimde, kendi başına, diğer somut fenomenlerden ayrı olarak: Yaşama iradesidir.

Her ne kadar kendi başına bir gereklilikten ibaret olsa da, bu durumda cinsiyet güdüsü yüzüne zekice nesnel hayranlık maskesini geçirir ve böylelikle bilincimizi yanıltır. Doğa, amaçlarını gerçekleştirmek için bu tür hilelere (aşk) ihtiyaç duyar. Aşık olan her insanın amacı, hayranlığı ne kadar nesnel, ne kadar yüce olarak görünürse görünsün, belli bir doğaya sahip bir varlığı dünyaya getirmektedir.

Schopenhauer’a göre tutkulu aşk ve salt cinsellikten ziyade içinde dostluk barındıran bir ilişki nasıl mümkün olabilir?
 

Tutkulu aşkın en temel özü, doğacak çocuğun ve onun doğasının kestirilmesine (tahmin edilmesine) yöneldiğinden, eğer huy, karakter ve zihni yeterlik bakımından tam bir uygunluk varsa, farklı cinsiyetten iki genç, güzel ve yakışıklı insanın arasında, içine hiçbir surette cinsel aşkın karışmadığı safi dostluk gayet mümkündür.

Schopenhauer’a göre aşkın içinde arkadaşlık yahut karakter uyumu olmasa dahi aşk mümkünüdür. Çünkü aşk, iki kişinin salt üremesine yönelik hizmet eden bir olaydır. Ancak karakterler ve yukarıda sayılan diğer özelliklerin uyumu neticesinde, söz konusu ilişkide dostluk da mümkündür.

…devamı Aşkın Metafiziği – Arthur Schopenhauer – 2’de.

REKLAM ALANI
YAZAR BİLGİSİ
Burak Demir
yazar çizer. hukuksal birtakım meşguliyetler.
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.